Home Up ŇÕ‘’–Ŕ”Ň…” –Ň—…Ň◊ŌŐŇÕŃ Ň… ŌÕŇ” 1821 &  Ő. —Ň’ŐŃ

Megarevma

    Home Up


 

 

          Boğaziçinin neşeli yalılar semti
        ARNAVUTKÖY Ė MEGA REVMA
                      Çelik Gülersoy 

Boğaziçi'nin, daha Roma çağında bile oturulan ve yaşanan, şehre de en yakın köylerinden biridir Arnavutköy. Adı, tüm Roma, Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca gözler önüne hep zengin bir atlas kumaş serip sergileyen nüfusunun alacalı renklerinden birini yansıtan bir zenginlikle, asıllaDalmaçya kıyılarından (oraya da belki iskandi≠navya'dan) gelme insanları anlatıyor, Arnavutların köyü.  

Kuru tarihe başvurduğunuzda, Büyük Konstantin'in Hazreti Mikail adına bir kilise yaptırdığını, Justinianus'un onu yenileyerek daha büyük bir bina çıktığını, Latin istilasında yağmalanan mabedin taşlarının Fatih tarafından Rumeli Hisarı inşaatında kullanıldığını, Arnavut adının ise buraya 1500'ler ortasında verildiğini öğrenirsiniz. Ama nüfus, tarih boyunca, önce Musevi sonra Rum ağırlıklı olmuş. Birinci Cihan Harbi öncesinde yazdırılmış Şirket-i   Hayriye'nin eserinde, 168 evde 493  | Türk/Müslüman, 975    evde    5973 Rum yaşadığı yazılı.

1877 büyük yan≠gınından sonra Museviler burayı terk etmiş, yerlerini zamanla Türk/Müslüman nüfus almış. Köy, kısmen poyraza, daha çok da gündoğusu rüzgarı≠na açık. O yüzden yangınlara karşı ri≠zikolu bir konumu var.

Amerikalılar, o geniş araziye ünlü Kız Koleji'ni oturtmuşlar. Kıyı≠ya da, bitişik yalıların kolyesi dizilmiş. Ama yukarıdaki tepelerle, aşağıdaki geniş su yolu, yani deniz arasında tutunmuş olan bu köy, sade≠ce kuru tarihle anlatılamaz ki.

Önce onun, bitki dünyası, yani ağaç zenginliği ve ünü tüm ülkeyi tutmuş sebze ve meyve bereketliliği var. Ulu ağaçlan, denizi seyreden yamaçları boydan boya kaplıyor. 19. yüzyılda Batılılaşma süreci içinde gelip buraya yerleşen Amerikan Kız Koleji'nin, Atlantik ötesi mimarisini sergileyen güzel taş yapılarının arasını dolduran ulu çamlar, çınar≠lar, çitlenbikler, sonra her bahar beyaz ya da pembe şamdanları ile donanan at kestaneleri ve bütün Boğaziçi gibi bu yeşilliklerin arasını da, her yılın Nisan aylarında, bir ressamın paletinde oldu≠ğu gibi siklamen tonları ile renklendiren, boyayan, erguvanlar, bu ağaç bolluğunun yeterli kanıtlarıdır.

Ulu çınarlar, denize bakan yamaçlarla yetinmez. Tepelerin arkasında 1950'lerin bir yerleşimi olan Etiler semtine doğru çıkan vadiler, çukurlar ve arazi yarıkları boyunca da, boy atıp serpilip dururlar. O ana yokuşun üstünde, Etiler'in hemen yamacında tutunup kalmış bir Rum kilisesinin ve küçük mezarlı≠ğının üstünü, aynı ulu çınarlar örter ve üç mevsim boyunca, güneşin ışığına karşı, koyu yeşil gölgelerini yerlere serperler. Orada eski bir mezarlık bekçisinin açtığı ilk küçük mey≠hanenin önündeki tenha teras, yıllar boyu nice tabi≠at aşığına ve keyif ehline, yani sadece mey düşkünü olmayan, ama içine biraz su katınca boz bir renk alıveren o "aslan sütü" ile beraber, onun yanında, biraz kavunla, biraz yeşil biberle, biraz beyaz peynirle, ama biraz da dost sohbetiyle ve çevrede durmadan şakıyan isketelerin, ispinozların ve hele de bülbüllerin konseri ile, mest olan, yani kendini ve yaşamın dertlerini unutan insanlara kucak açmıştı. Tabiat, Boğaz'in bu köşesinde semalara yükselttiği ulu ağaçlan ile yetinmiyordu: Yerleri önce yeşil, biraz dikenli olan bir yeşil bitki ile örtüyor, sonra bu zahmetli ve umut da vermeyen sık yaprakların içlerini, sürprizli bir bereketle, Tanrısal bir lütufla, yine her bahar, pembe beyaz meyveciklerle dolduruveriyordu.

Arnavutköy'ün köy adı ile beraber paralel giden ve "otomatik bir çağrışım" yapan, ünlü çileği! Bu sevimli meyve, elle birer birer toplandığında ve ince, dar, uzun sepetlere doldurulduklarında, son bir armağan ve yeni bir sürpriz olarak, önce onları toplayan insan ellerini, sonra tüm çevrelerini, baş döndüren, tatlı, latif bir koku ile parfümlüyordu. Hiçbir likör, bu taze "rayiha"yı tam yansıtamazdı.  

Arnavutköy'ün pembe beyaz küçük çilekleri, sa≠dece bostanlarını, bahçelerini ve evlerin mutfaklarını değil, şehre taşınmak üzere sepetlerle istif edildikleri, semtin küçük ve resimsel vapur iskelesini de, her bahar sinen ve haftalarca çıkmayan kokulan ile dolduruyor ve az sayıdaki yolcunun başını döndürüyordu.

Bunları, yitip gitmiş bu bereketi, çilek deyince "kuşbaşı et" boyutlarında ve görüntüsündeki hormonlu ve garip meyveleri tanıyan günümüz insanına anlatmak, kolay değil. Arnavutköy'de bundan 20-25 yıl önce, toplam 400 dekarlık tarlalarda 25-35 bin kilo Osmanlı çileği, 40-45 bin kilo da frenk çileğinin elde edildiğine herkesi inandırmak da kolay değil. Hem de, bu günkü gibi 15-20 milyonluk değil,  l milyonun altındaki bir şehre, bu üretim!

Arnavutköy, sadece ağaç, çiçek, mey≠ve cenneti de değildi. Birbirinden se≠vimli ve tipik yapıların ve o evlerde oturup birbiri ile en candan, en sıcak dostluk ve komşuluk ilişkilerini kurmuş olan insanların dünyası idi. Bu ikincisini, İstanbul'un ve Anadolu'nun her köşe bucağında bulurdunuz.

Ama "tipik ve karakterli yapı" bahsinde bu Boğaz köyünün, şehrin öbür mahallerinden ayrılan özellikleri vardı: istanbul'un bütün semtleri, daha çok barındırdıkları nüfusun iç dokusundan ileri gelen bir görüntüyle, epeyce değisik mimarilere sahip idiler Divanyolu'nun, Beyazıt'ın, Süleymaniye'nin koca konakları, içerle≠rinde çok zenginlikler ve görkemler saklasalar da, dıştan, o kavuklu, üniformalı, kılıçlı-madalyalı sahipleri gibi, ağır otu≠raklı, sakin ve durağan cepheler gösterirlerdi. Bu yapıların boyaları bile ağır başlıydı. Kül rengi, tahin rengi.

Boğazın koca yalıları, aynı ağır başlılıktaydı, ama eski yapılar sadece aşı boyası, yani koyu kırmızı kalırken; daha yeniler, renklerinde neşeli tonlara kavuşurdu: Süt beyazı cepheye, yeşil veya sarı panjurlar gibi...

Arnavutköy'dekiler ise, hem renk tonlarını artırıyor, hem de son kalan örneklerde bugün de görü≠lebileceği gibi, cephelerindeki oymalar, işlemeler, saçaklar, balkonlarla, adeta birer "kuş yuvası" görünümü kazanıyorlardı.

Köşe başlarındaki manavlar, bakkallar, girişlerini ta tepelere tırmanan birer asma ile gölgelendiriyor; kaldırıma yerleşen lakerdacılar, çirozcular, cam kutularını, astıkları ampul dizileri ile ışıklandırarak, o köşeyi birer tablo güzelliğine çeviriyorlardı. O oymalı, işlemeli, süslü evler, ruhsuz birer yapı değillerdi, içlerinde duygulu, duyarlı insanları barındıran birer rüya, birer keramet, birçok incelik taşıyan küçük gezegenler halinde yaşıyorlardı. Yaşadığım şu örnekte olduğu gibi:

1980'li yılların başında bir gün otomobille sahilden Etiler'e çıkarken, ilk iç meydancılığın üstünde, kö≠şe başında yer alan tipik bir ev dikkatimi çekti. Ani bir kararla şoföre arabayı durdurup kapısını çaldı≠ğımda, ben daha "evlerini bir bağış olarak onar≠mak" arzumu dile getiremeden, kapıyı açan hanı≠mefendi, beni gülümseyerek içeri davet ediyor ve "rüyasını gördüğü bu ziyareti kaç gündür beklediğini" dile getirerek, beni hayretlere garkediyordu. Arnavutköy evleri sadece rüya, keramet ve hayret üretmekle de kalmaz ama. O oymalı, aşmalı, süslü yuvalar nice anılarla da yüklüdür. 1937 yılında 7 yaşındaki Çelik (babasını yeni kaybetmiş bir yetim), eli annesinin elinde, kıyı yolu üzerinde zengin ve uzak bir hısımlarının yalısına günübirlik bir ziyarete, bir öğle yemeğine gelir.  

Gün boyu, büyükler için ziyafetle ve sohbetle, ço≠cuklar için ise oyunlarla geçer. Karşıda masmavi deniz, yanda ve arkalarda yemyeşil bahçeler, kocaman bembeyaz çiçeklerini açmış manolyalar, hepsi birer masal sahnesi gibidir. Ayrılma saati geldiğinde, evin çocukları koro halinde ısrar ederler: "Çelik yatıya kalsın!". Annesi gencecik Münevver Hanım ne yapsın, onu bırakıp merdivene yöneldi≠ğinde, küçük Çelik gözyaşlarına boğulur: "Beni bırakma!". O gün, anaoğul, yürekleri mutluluk dolu ve elele, evlerine dönerler.

Sonra yıllar, yıllar geçer. Devran döner, doğanın acımasız yasası işler: Anne, akıbet, oğlunu bırakır gider. Kimler, şimdilerde nasıl bilsin: 70 yaşına gelen Çelik'e, yalılar, arabalar, manolyalar... değil, yine elinden tutacak annesinin eli lazım.

 Çelik Gülersoy
        Yazar
 Temmuz 1999

 

         ARNAVUTKÖY Ė MEGA REVMA
                 PICTURESQUE CHARM 
                   ON THE BOSPHORUS 
                        by Celik Gulersoy  

The district of Arnavutkoy on the European shore of the Bosphorus was one of the closest villages to Istanbul and inhabited as early as Roman times. The name, meaning Albanian Village, is derived from the fact that centuries later settlers from the shores of Dalmatia (who may have migrated there from Scandinavia) made their home in Arnavutkoy.

The history books tell us that Constantine the Great had a church dedicated to St. Michael built here, which was rebuilt on a larger scale by the Emperor Justinian. The church was looted during the cru≠sader invasion of Istanbul in Byzantine times, and stones from the ruined building used by Mehmet II in the construction of Rumeli Hisari fortress in the midfifteenth century, prior to the conquest of Istanbul.  

Despite the name Arnavutkoy, which dates from the mid 1500s, the population seems to have been mainly Jewish for most of the village's history, only in later times the balance chang≠ing in favor of the Greeks. A publica≠tion of the Sirket-i Hayriye (Istanbul Ferryboat Company) written just before the First World War gives the population as 493 Turks and Muslims in 168 households, and 5973 Greeks in 975 households. The Jewish popula≠tion had moved away after the great fire of 1877 and Muslims took their place. Arnavutkoy was particularly at risk from fires, because of its exposed posi≠tion to easterly winds and to a lesser extent to northeasterly winds, which caused fires to spread quickly among the timber houses. In 1871 Americans purchased the waterfront house or yah of Musurus Pasha and the wooded park behind, and established the American College for Girls. But such dry facts do not do justice to the picturesque atmosphere of Arnavutkoy, whose seafront is lined with pretty wooden houses, and whose narrow streets and lanes climb up the hill≠side behind.

Once upon a time Arnavutkoy was best known for its woods of great trees behind the village, and its famous orchards and market gardens whose fruit and vegetables were known throughout the country.

The grounds of the American College, now coedu≠cational, is still filled with great pines, planes, net≠tle trees, horse chestnuts  whose candles of white and pink blossom light up the woods every spring, and of course the Judas trees whose brilliant cycla≠men colored blossom splashes color along the shores of the Bosphorus in April. The huge planes were then not confined to the hillsides facing the sea, but filled the valleys and bowls reaching up to the district of Etiler, which has become built up since the 1950s. For three seasons of the year they threw their dark green shade over a Greek Orthodox Church and its small cemetery on the slope beneath Etiler. Nearby was a small tavern owned by a former cemetery keeper. For many years its peaceful terrace attracted those who enjoyed the combined pleasure of green surroundings with a glass of aniseed flavored raki, the so called 'lion's milk', which takes on a milky white color when mixed with water, accompanied by small plates of melon, green peppers, and white cheese. There the time passed so pleasantly, with a little friendly conversa≠tion, and the chorus of titmouses, chaffinches and nightingales, that all one's troubles faded out of sight and mind.  PROFITI ILIAS KILISESI - (Ilyas Peygamber)

Nature was not content just to send high trees thrusting into the sky in this corner of the Bosphorus. The ground was covered by a green undergrowth of thorny bushes, within whose thick unpromising leaves were hidden a surprise gift of God each spring when the pink white fruits appeared. These were the celebrated Ottoman strawberries associated with Amavutkoy! This deli≠cious fruit, picked one by one and packed into tall narrow baskets, is now a rarity. But in its more abundant days it used to make a delightful gift, filling the air with its delicate fragrance, which no preserve or liqueur could quite capture. At one time the small pale pink strawberries of Arnavutkoy grown in the market gardens and pri≠vate gardens of Arnavutkoy were so plentiful that the scent hung for weeks in the air around the tiny picturesque ferry terminal from which the straw≠berries were sent to the city markets, intoxicating the few passengers.

Those strawberries were not to be compared with the meaty red lumps fed with hormones, which are sold as strawberries today. Two or three decades ago the strawberry fields of Arnavutkoy covered 40 hectares (100 acres) and produced between 25,000 and 35,000 kg of Ottoman strawberries and 40,000 to 45,000 kg of European strawberries each year. It is hard to make anyone believe these fig≠ures today. And this level of production was more≠over at the time when Istanbul's population was less than a million, not 15-20 million like today. Arnavutkoy was not just a paradise of trees, flowers and fruit, but a place where the inhabitants of those lovely old wooden houses were a closeknit community of neighbors and friends. Indeed, the same was true for every part of Istanbul and Turkey in those days.  

But each district was distinct in architectural terms, each reflecting the diverse origins and social status of their inhabitants. The great konaks of Divanyolu, Beyazit and Suleymaniye, painted in serious colors like ash gray or cinna≠mon brown, present≠ed an earnest and dignified appear≠ance, like a stiff, uninformed army officer on parade, but within con≠tained lavish mag≠nificence.

The exteriors of the huge yalis of the Bosphorus had a similar stark dignity, and in ear≠lier centuries were only painted dark red ochre. Not until the 19th century did they acquire more light hearted tones, such as white walls and green or yellow painted shutters. The wooden houses of Arnavutkoy, as the last survivors show, were paint≠ed in a wider range of colors and adorned with intricate carving and other decoration on their eaves and balconies, so that I have always likened them to lovingly made birds nests The grocer's shops and greengrocers on the corners grew creepers at their doors and trained them over the entrance to provide agreeable shade. The ven≠dors of lakerda (salted bonito) and ciroz (dried and salted mackerel) who arrayed their wares on the pavements in the evenings, lit up their glass jars with strings of light bulbs, transforming that corner into a charming scene. The carved, decorated houses of Arnavutkoy were not soulless structures, but each a tiny, uniquely crafted world, inhabited by people of sensitivity. One day in the early 1980s, when I was driving through Arnavutkoy up to Etiler, a typical Arnavutkoy house caught my eye on the comer of the first small square. On the spur of the moment I asked the driver to stop, and knocked on the door, intending to offer funds to renovate the house. But before I could say a word, the lady who opened the door smiled and invited me in. She said that she had foreseen my visit in a dream, and had been waiting for me for days. I was astonished.  

The houses of Arnavutkoy not only foster dreams, miracles and astonishment, but are filled with memories. In 1937 the 7year old Celik (who had just lost his father), walked hand in hand with his mother along the seafront to spend the day with some wealthy distant relatives at their yali. For the adults the day passed in eating and conversation, and for the children in play. On one side of the house there was the blue sea, and on the other three sides green gardens where the magnolias were in flower. It was like a place out of fairytale. When it was time to go the children of the house protested in chorus that their young visitor should stay for the night. His young mother, Munevver Hanim, had to agree. But as she turned towards the stairs Celik's eyes filled with tears, and he begged her not to leave him there. So with happy heart mother and son walked home hand in hand.

Years passed and the ruthless cycle of nature's laws divided mother and son. Who would guess that today the 70-year-old Celik yearns not for yalis, cars and magnolias, but for a mother to hold him by the hand?      

 Celik Gulersoy is a writer
July 1999
 

 

Home ]
Last modified: JULY 26,  2017